Eşref Biryıldız

Hayat, sıradan otomobiller kullanmak için çok kısa

Eşref BİRYILDIZ yazdı

2018 M03 16

En son Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) yönetim kurulu toplantısında Genel Koordinatörümüz Hayri Erce son alınan bilgiye göre ülkemizde 1000 kişiye düşen otomobil sayısının 199’a ulaştığını bildirdi.

ÖTV oranlarının ve MTV yıllık tutarlarının geldiği mevcut ve yüzünü çevirdiği gelecek düzey dikkate alındığında 1000 kişiye düşen araç sayısının uzunca bir süre daha batılı ülkeler düzeyine ulaşma şansı ‘Araba Sevdası’ romanının Batı hayranı kahramanı Bihruz bey’in, Periveş hanım’a olan aşkı kadar umutsuz.

2017’de Autoshow ziyaretçi sayısı 500 binden fazla denildi. Bu, yukarıda anılan oran ile gelenlerin yaklaşık 100 bininin otomobil sahibi olması demek. Gelenlerden otomobil sahibi olanlar bundan az mıydı, bundan çok muydu? İster yarısı, ister iki katı olsun bu durum otomobillere olan sevgiyi değiştirmiyor. Sahip olma umudu olmasa da o kadar yolu gidiyoruz, otomobil sahibi olsak da o kadar yolu gidiyoruz. Gitmeden, görmeden edemiyoruz.

Aynı yerde yapılan “Kitap Fuarı” da çok ilgi görüyor. 2017 ziyaretçi sayısı 742 bin 445 kişi. Hangisi bizi daha ileriye taşır? Batıya bakarsak her ikisi de. Ben, bizde kitabın önde olmasından memnunum.

Daha önce sadece otobüs, kamyon ve hafif ticari araçlardan sorumlu iken 2000 yılında bunlara otomobillerin de eklenmesi ile ilk kez bir Autoshow’a sorumlu olarak katıldım. Baktım bütün otomobillerin kapıları kilitli. “Neden” diye sorunca kontrolü olanaksız şekilde binip inilmesinin araçlarda hasarlara neden olduğunu söyledi arkadaşlar. Ancak fuara döviz bazında yedi haneye yakın paralar harcamışken bunun okyanusu yüzüp derede boğulmak olduğunu düşündüm. Bunun, o gün otomobil alamayacak ziyaretçilere, ileriye yönelik olarak yüreklerine girme, onlara sıcaklığımızı hissettirme yaklaşımı olacağına inandım. İzdihamın kontrol edilemediği saatlerin dışında kapılarını ilk açık tutan premium marka biz olduk. Ardından komşu standlardaki diğer markalar da bizi izledi.

1991 yılından o güne kadar otobüsçülere aralıklarla üç yeni otobüs tanıtmış, tanıtımlarında konuşma yapmıştım. Söz bitince ışıklar söner, müzik yükselir, koca otobüs önceden kestirilemeyen bir yerden sisler ve lazer ışıkları altında ortaya çıkar. “Artık inceleyebilirsiniz” dediğinizde de bu işe gönül vermiş herkes yerinden fırlar motorundan bagajlarının içine, kaptanın yatma yerine kadar incelerdi. İzmir Fuarı’nda aynı şey olurdu. Yazıhanede bilet kesen, otogarda yolcu toplayan, muavin, şoför hepsi görmeye gelir. Bu ilgiyi ve sevgiyi karşılıksız bırakamazsınız?

Araba sevdası salt otomobil için değil anlayacağınız. “Selvi Boylum, Al Yazmalım” filmindeki kamyonuna, Asya’ya (Türkan Şoray) olan sevgisini nasıl anlattığını hatırlayın Kadir İnanır’ın. Bu vesile ile sevgili İnanır’ın en kısa zamanda sağlığına kavuşmasını diliyorum.

Otomobillere geri dönersek, başlıktaki fotoğraf Küba’dan değil. Andy Garcia’nın 1958 yılı Havana’sını anlatan ‘Kayıp Şehir’ filmini izlediğimden beri gidilecek yerler listemde Küba. 2006 yılından beri yani. Kadın başrol oyuncusu Ines Sastre’ye bakmadan geçmeyin. Oraya giden herkesin hayran olduğu Amerikan otomobillerinin düzineleri, 3 ila 8 yaşlarım arasında her gün gözümün önümde idi benim.

Fatih’te, aşağıdaki Vatan Caddesi ile yukarıdaki Fevzi Paşa Caddesini birbirine bağlayan Akdeniz Caddesinin en tepesinde oturuyorduk. Tam evimizin önünde dolmuş durağı vardı. Fatih-Taksim dolmuşu. Art arda dizilen taksilerin hepsi bugün Havana’da görebileceklerinizdendi.

Fatih ile Harbiye arasında bugün olan fark ile o gün olan fark arasında çok büyük fark var elbette. 1958 Havana’sı gibi. Yanımızdaki sokaktaki diğerlerine göre daha modern olan apartmanda bir kadın roman yazarı otururdu. Oğlu daha sonra ünlü bir sinema yönetmeni oldu. En bilinen filmleri “Uçurtmayı Vurmasınlar” ve “Piano Piano Bacaksız.” Kız kardeşi de daha sonra sinema oyuncusu oldu ve halen dizilerde oynamakta. Karşımızdaki apartmanda ben yaşlarda küçük bir kız daha sonra sinemanın ünlü bir başrol oyuncusu oldu. Halen oynamakta olan TV dizisi “ÇUKUR”daki güçlü anne rolünde.

Duraktaki taksilerden bir tanesi bizimdi. 1951 Pontiac Chieftain. Küçük amcam kullanırdı. Benim favorim ise o güne kadar kendisini görmediğim bir otomobildi.. 1959 Chevrolet Impala. Kırmızı plastikten bir oyuncağına sahiptim.

Bir yıl önce bu zamanlarda Land Rover Discovery basın lansmanı için Los Angeles ve Utah’a gitmiştik. Ben ilk kez gittiğim için oralara dönüş gününün sabahı limuzinli bir şoför rehber ile 2 saatlik bir şehir turuna çıktım. İlk önce Dodgers Stadyumuna götürdü beni rehber. Park yerinde bir 59 Chevrolet Impala duruyordu. Hemen bir resim çektirdim. Elbette Türkiye’de de aynısını hala bulursunuz, ancak üretildiği ülkede, çocukluktaki favori otomobilim ile 58 yıl sonra karşılaşmamız özeldi.

Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı komşumuz var. Sık görüşemezsek de hep selamlaşır hal hatır sorarız. Rahmetli Asım Kocabıyık’ın da dostu. Benim artık sabah 06:30’da çıkıp işe gitmediğimi görünce daha fazla boş vaktim olduğunu düşünüp Hava Kuvvetleri ile ilgili kendi yazdığı bir kitabı gönderdi sağ olsun. Onu henüz bitirmeden sevgili eşi Nedret hanım ile birlikte geçen 65 yılını, aile ve meslek hayatını kaleme aldığı henüz taslak halindeki yazısını da gönderdi. Onu hemen okuyup bitirdim.

1962 yılında Yarbay iken eğitim için Amerika’ya gidiyor Halil Paşa. Alabama’ya. Orada bir otomobil alıyor. 1959 model Impala. 1963’te eğitimi bitince onunla New York’a kadar gidiyor. Türkiye’ye Albay olarak dönerken onu da beraberinde getiriyor. Bir yıl sonra otomobili Fenerbahçeli Lefter alıyor.

Yıllar sonra Deniz Akademisi ile Rize seyahatinde iken Halil Paşa, otomobil ile orada karşılaşıyor. Yeni sahibi Karadenizli genç adam paşanın adını biliyor arabanın öyküsünü ondan dinliyor.

Araba sevdası ile ilgili bir çırpıda aklıma gelenleri hızla yazarken bir zamandır çalışma masamda duran İsmail Saymaz’ın “Çay Güzeli” adlı öykü kitabı ve kitabındaki ilk öykü geldi aklıma.

“Çocukken hiç bisikletim olmadı” diye başlıyor öykü. Küçük kahramanı öykünün “Böyle olunca ben de ilk “bilyali”mi, yani tahta arabamı yaptım” diyor. Tahta araba bitince üstüne “Kara Şimşek” yazıyor.

O gece rüyasında Maykıl Nayt gibi arabası ile konuşuyor. Bilyali “aferun ula Çilli,” diyor, “aferun” sahibine. Akranı küçük kızlar camdan hayranlıkla onu izliyor ve gülüyorlar.

Sabah oluyor, gururla Rize’nin kale yokuşunun başından kendini bırakıyor. Son süratle camdan bakan kızların gülücükleri arasında bisikletli çocukları sollayıp düzlüğe varacakken egzozundan dumanlar savurup horultular çıkararak yokuşu tırmanan bohça yüklü bir kamyon çıkınca karşısına, fren pedalları kopuyor ve kamyonun altında giriyor.

Babası onu kamyonun altından çıkarırken kızlar camlarda ağlıyor.

Öykü şöyle bitiyor.

“Kömür sobasının yanına serilen döşeğe beni yatırdılar. Bilyalı”mi baltayla kırıp, sobada yakan babam, ağlamayayım diye “Sana pisiklet alacağum,” dedi.

Yalan!

Çocukken hiç bisikletim olmadı.”

Kitapta 27 öykü var. Üçte birini okudum. Çok komik, çok acıklı, çok sıcak, çok zekice.

Geçenlerde semtimizin çarşısında, ışıklarda önümde kırmızı bir Corvette C5 bekliyordu. Tahminen 15-20 yaşlarında. Arkasında İngilizce “Life is too short to drive boring cars” yani “Hayat sıradan otomobiller kullanmak için çok kısa” yazıyordu. Benim otomobiller ile ilgili bakış açımı yazmıştı birisi otomobilinin arkasına.

Bir başka araba üstü yazısı “O şimdi asker” ne çok şey anlatır çok klişe görünse de. Eskiden, aracın sahibini tanıyan görünce duygulanıyor olabilirdi sadece, şimdi ise gören herkes. Evinin camına ya da dükkanının camına yazılmaz, arabanın camına yazılır.

Ya da arabası yoktur uzman çavuş’un. İzine gelir kendisine bir araba alır. Sonra cepheye gider doğru düzgün binemeden.

Canınızın parçası olan biri gider de dönmezse, arabası kalırsa, binemezsiniz, satamazsınız. Ne yapacağınızı bilemezsiniz.

Araba önemlidir. Herkesin hayatında belli bir adım belli bir aşamadır. Çocuk da olsa, genç de olsa, memur, genel müdür, hukukçu ya da gazeteci de olsa, uzman çavuş, general de olsa mutlaka bir araba anısı vardır bahsedilecek.

Bir anekdot ile bitireyim.

Komşularımızda güzel otomobiller var. Otomobile meraklı gençler de. İlk kez bir Aston Martin  ile eve geldiğimde motor sesini duyan gençler garaja üşüştüler. Ben direksiyondayım, park halindeyiz, motor çalışıyor. Soruları yanıtlıyorum. “Gaza bas” diyorlar, gençleri kırmıyorum basıyorum, duvarlardan yankılanıyor.

Tam o sırada apartmanımızın sevimli görevlisi İlyas başını pencereden içeri sokup dikkatle gösterge paneline baktı, baktı ve tam “kaç basıyor bu” sorusunu soracak diye beklerken, yavaşça geri çekildi ve alçak sesle ağzından şu sözcükler döküldü.

“Vayyy, depo da fulmüş.”

Bunu duyan gençler gülmekten  yere düştü.

Herkesin araba rüyasının gerçek olmasını dilerim.

loading...